
MEHMET KUMCAĞIZ
SAMSUN – HZFGLOBAL MEDYA – Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde İnsan sağlığı, sistemin değil, şansın ve tanıdığın ellerine terk edilmiş durumda.
Türkiye’de sağlık hizmetleri son yıllarda büyük bir değişim geçirdi. İnşa edilen modern binalar, geliştirilen dijital sistemler ve genişleyen hastane ağları ile “çağ atladık” deniyor. Ancak bu süslü binaların ve kalabalık sağlık kurumlarının duvarlarının ardına girdiğinizde, bir başka gerçekle yüzleşiyorsunuz: İnsan sağlığı, sistemin değil, şansın ve tanıdığın ellerine terk edilmiş durumda.

Karadeniz Bölgesi’nin en büyük ve en donanımlı sağlık kuruluşlarından biri olan Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ çağın çok gerisinden geliyor. Sahip olduğu teknik kapasiteye ve akademik kadrosuna rağmen, burada hasta olmak, modern çağda Orta Çağ koşullarında bir tedavi sürecine başlamak demek.
Bir Randevuya Ulaşmak İçin Savaşmak
Hastaneye gitmek isteyen bir hasta için ilk sınav, bir randevu alabilmek. Dijital randevu sistemleri ya dolu, ya da işlevsiz. Randevu alanların kaderi ise uzun koridorlarda, asistan doktorların kapısında bitmeyen bekleyişlere düşmek. Üstelik burada yalnızca zamanınızı değil, sabrınızı ve insanlığınızı da tüketiyorsunuz. Doktorların kaba, ilgisiz, kimi zaman küstah tavırları; hastanın değil, sistemin psikolojisinin tedaviye muhtaç olduğunu gösteriyor.

Tetkik Kuyruğundan Barkot Karmaşasına
Muayene sonrası tetkik süreci ise adeta başka bir maraton. Barkod sistemleri sürekli arızalı, ödeme gişelerinde kuyruklar sonsuz, personel yetersiz, bilgi akışı karmaşık. Hekimin verdiği tetkiki yaptırmak günler, sonuç almak haftalar sürebiliyor. Özellikle radyoloji gibi kritik birimlerde dört ay sonrasına verilen günler, hastaların sağlığının değil sistemin takvimine bağlı olduğunu gösteriyor.
Paran Varsa Sağlıksın, Yoksa Bekle
Elbette paranız varsa bu sistemin dışında kalma şansınız var. Özelde tetkik yaptırmak için en az bir ay sonrası için randevu veriliyor. Eğer tanıdığınız varsa sistemin içindeki “kırmızı halı”lardan geçebiliyorsunuz. Torpil, sağlığın yeni sağlık kartı olmuş adeta. Böyle bir çarpıklık, yalnızca bireysel mağduriyet değil, kolektif bir adaletsizliktir.
Başhekim Ne Zaman Uyanırsa…
Hastanede bazı ilaçları alabilmek için sadece hekimin değil başhekimin de sistemde imzası olması gerekiyor. Bu imza, hastanın tedavisi için değil, başhekimin ruh hali için planlanmış gibi. Bazen iki gün, bazen daha uzun süren bu gecikmelerde, hastaların acısı bürokratik bir kibirin gölgesinde kayboluyor.
Yönetsel Kaosun Anatomisi
Sistemde sorumlu çok, görevli az. Hastanede başhekimler, müdürler, yardımcıları, onların da yardımcıları var. Ama hiçbiri ortada yok. Yönetimsel dağınıklık, kurumun ruhunu felç etmiş durumda. Sağlık değil, kader işliyor. Bu tabloda hasta olmak, adeta kendi savaşını tek başına vermek anlamına geliyor.

Bir Sağlık Değil, Bir Sistem Sorunu
Bu yazdıklarımız belki de tek bir hastaneye özgü değil. Türkiye’nin dört bir yanında benzer hikâyeler yaşanıyor. Sistem; hasta odaklı değil, prosedür odaklı. Hekimler tükenmiş, çalışanlar yılgın, hastalar ise çaresiz. Oysa bir sağlık sistemi, yalnızca cihazlarla değil; insaniyetle, şefkatle ve adaletle gelişir.
Bu kaotik yapının düzelmesi için öncelikle sağlık sistemine bir “insan” gözüyle bakmak gerekiyor. Sadece cihaz ve bina değil, süreç ve sorumluluk kültürü de inşa edilmeli. Hasta deneyimini merkezine almayan bir sağlık sistemi, en gelişmiş teknolojiye sahip olsa dahi çökmeye mahkûmdur.
Bugün Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşananlar, sadece sağlık hizmetinin değil, toplumsal vicdanın da röntgenidir. Görünen odur ki; sistem yorgun, yöneticiler ilgisiz, çalışanlar umutsuz ve hastalar çaresiz. Sağlıkta çağ atlamak, duvarları değil değerleri onarmakla başlar.




















