
Ahmet Faruk Keçeli
Yalçın Küçük hocayı kaybettik. Işıklar içinde uyusun. Kıbrıs gazisi olduğundan defni sırasında askeri tören düzenlendi. Yakıştı da yani.
Kendisini ilk 1986 yılı sonlarında Ankara Karakusunlar Köyü’ndeki evinde açlık grevi yapan arkadaşlara destek verirken tanıdım. Açlık grevine arkadaşlar bir kahvehanede başlamışlardı. Yalçın Hoca büyük bir tevazu ile evini açtı.

Ankaralı öğrenciler, İstanbul’dan otobüslerle ODTÜ önüne gelen öğrencileri karşılamıştı. Amaçları üniversiteden atılmaları engellemekti. İstanbul’dan gelen öğrencileri polis, dolmuşlara bindirerek Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne götürdü. Emniyet Müdürlüğü’nün altında DAL’da (Delil Araştırma Laboratuvarı) işkence yapılıyordu. Ankaralı öğrenciler ise işkenceleri durdurabilmek için açlık grevine gitmişlerdi. Ben o zamanlar Ankara Tıp Fakültesi’nde öğrenciydim. Bizim fakülteden iki arkadaşım da açlık grevine katılmıştı.
Yalçın Hoca’nın evinde kaldığımda açlık grevine katılan öğrenci arkadaşlarıma şekerli su ve tuz ihtiyaçlarını karşılamaları için servisi ben yapıyordum. Açlık grevi uzun sürdü. Hacı isminde Hacettepeli bir arkadaşımız ambulansla acile kaldırıldı. Diğerlerinde görme bozukluğu başladı. Dışardan gelen baskılarla arkadaşlar açlık grevini bitirdi. Bundan sonra açlık grevine katılanlarla polis arasında Ankara’da köşe kapmaca başladı. Bazı arkadaşlar DAL’a düşmemek için memleketlerine gitmek zorunda kaldı. Bizim fakülteden son sınıf öğrencisi doktor Sedat Karaduman Ankara’da kaldı. Polis onu içeri aldı. Kum torbası ile böbreklerindeki taşı düşürtmüşler. Sedat dışarı çıktığında bayağı zayıflamıştı. İşkence izleri vücudunun çeşitli yerlerinde görülüyordu.

İşkenceyi bir türlü durduramıyorduk. Beş arkadaş o zamanki DYP Genel Başkanı, Samsun Milletvekili Hüsamettin Cindoruk’u ziyarete gittik. Arkadaşlarımıza uygulanan işkenceyi anlattık. Cindoruk: “Yaptığınızı tasvip etmiyorum, ama ‘işkence’ insanlık suçudur; ilgileneceğim” dedi. Bizden sonra Ankara İl Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’ı telefonla aramış. Ankara DAL’da işkenceyi durdular.
Biz de eğitim hayatımıza geri döndük. Ama bir türlü atılmaları durduramadık. Atılmalar hala öğrencilerin kabusudur.
Açlık grevi sonrası Yalçın Hoca’yı evinde çok kez ziyarete gittim. ODTÜ’deyken rahat görüşebildim. Bilgilerinden faydalandım. 6 Mayıs, Denizlerin asıldığı gün evinin bahçesinde anma toplantısı düzenlerdi. Onlara birkaç kere katılmıştım.
Bir ziyaretimde ODTÜ İktisat’ta konferans vermesi için davet ettim. Davetimi kırmadı. İktisat Bölüm Başkanı Fikret Şenses de Yalçın Hoca’nın bizim bölümde konferans vermesini kabul etti. Üniversitenin çeşitli yerlerine afişler asarak konferansı üniversitede duyurdum. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi üst katı konferans salonu hıncahınç dolmuştu.

Yalçın Hoca konferansta o günün konusu Doğu Blok’unun yıkılışı ile ilgili düşüncelerini açıkladı. Zaten ben düşüncelerini bildiğimden konuşmayı rahat takip ettim. Hoca evinde bir köpek besliyordu. İsmini Gorboçov koymuştu. Köpeği beslerken “Al sana 100 milyon dolar!” diyerek SSCB’nin ABD’den aldığı paraların zorlamasıyla sistem değişikliğine gittiğini işaret ediyordu. SSCB’deki değişikliği tamamen Gorboçov’un sosyalizme sadakatsizliği olarak görüyordu. Konferansta bunları anlattı.
Konferans soru-cevap şeklinde sürdü. Soruların çoğu Yalçın Hoca’nın SSCB’deki dönüşümü geç fark etmesi üzerineydi. Kendi okurlarını da yanıltmıştı. Bu sitemlerle konferansı sonlandırdık.
Yalçın Hoca Türkiye’deki en önemli aydınlardan biriydi. Şimdi Türkiye onun yerini doldurabilecek aydınını arıyor. Kavgacı, ısrarcı, çalışkan ve üretken aydınını. Tekrar: “Işıklar içinde uyu, Yalçın Hoca!”Share





















