
Ahmet Faruk Keçeli
“1009’daki Kutsal Kabir Kilisesinin tahrip edilmesi ve 1080’li yıllarda Kudüs’ün Türkler tarafından fethi Batı Avrupa’nın dini referanslara bağlı halklarını derinden etkiledi ve güçlü bir dini heyecan dalgasının oluşmasına vesile oldu.” (A. A. Vasiliev, Bizans İmparatorluğu Tarihi, 2. Baskı, Alfa Yayınları, 2017: 450).
Bu yazı kutsallığın algılanmasında toplumları nasıl etkilediğine dairdir.
Kudüs, yüzyıllar boyunca kutsal kent olarak kabul edilmiş, hacıların ziyaret yeri olmuştur. Bu yüzden defalarca farklı kavimlerce işgal (fetih) edilmiştir. Filistin toprakları asırlarca rekabet alanı olarak varlığını sürdürmüştür. Burada yaşayan halka müsamaha gösterilmesi veya baskı altına alınması diğer bölgelerdeki dindaşlarını derinden etkilemiştir.
Aynı şekilde 21. Yüzyılın başlarında Kudüs kenti bir rekabet alanı olmasını sürdürmektedir. Bundan dolayı dünyanın en büyük süper gücü ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in Başkenti olarak kabul etmesi, diğer İslam ülkelerini yakından ilgilendirmektedir.
Kudüs üzerine Filistin ve İsrail halklarının egemenlik mücadelesi, Ortadoğu’da bitmeyen bir kavgaya vesile olmaktadır. Halbuki bu şehirde yaşayan faklı dini gruplar egemenliği kuranların müsamahakar yönetimlerince yıllarca barış içinde yaşamayı başarmışlardır. Kutsallık algısı diğer dine saygı gösterilmesiyle oluşturulursa, müsamahakar anlayış da yerleşir. Elbette bu durum herhangi bir dine mensup olanların özgürce ibadet etmelerini de içerir. Mısır’da İhvan-ı Müslimin, Gazze’de Müslüman Kardeşler ve Türkiye’de ılımlı İslam’ın böyle bir yolu açacağı düşünülmüştür.

Vasiliev’den yukarda aldığım alıntı, Haçlı Seferlerinin Avrupa’da hangi heyecanla başladığını göstermesi anlamında önemlidir. Çünkü aynı dönemlerde, hem İspanya’da Araplar hem de diğer Akdeniz adalarındaki egemenlikleri ile Hıristiyanların ibadet etmelerine karışmıyorlardı. Kudüs’te kutsallık algısındaki değişiklik ve onun Batı Avrupa’daki oluşumu Haçlı Seferlerinin başlamasına neden olmuştur. İlk Haçlı Seferi 1096’da, ikincisi 1147’de gerçekleştirilmiştir. Ancak bu iki Haçlı Seferi’nin düzenlenme saikleri dikkatle incelendiğinde farklılık arz etmektedir.
Günümüzde devletler her ne kadar Gazze’de, İran’da, Lübnan’da ve Yemen’deki gelişmeleri bir algı yönetimi ile halklarına sunsalar da, iletişimin yaygınlaştığı çağımızda hiç de etkili olamıyorlar. Hakiki, bağımsız haberler öyle ya da böyle bir şekilde, halkın oluşturulmak istenen algısını kırabiliyor. Elbette bunda halkların devletlerine ve siyasilerine olan güvensizliğin de etkisi var.

Kutsallığın deforme edilmesi, insanları kutsallıktan da uzaklaştırabiliyor. Onun için birçok ülkede dine inanmayan insanların sayısı artabiliyor.
Kutsal topraklardaki dinsel mücadeleler, petrol rantı ile birleşince ortaya tam bir facia çıkıyor. Günümüzde vuku bulan tam da bu.
Ancak petrol bulunmadan önce de bu topraklar egemenlik mücadelesi alanıydı. Çeşitli İmparatorlukların işgal (fetih) alanı oldu. Kudüs’ün barış içinde geçirdiği bir yüzyıllık dönem bulunmamaktadır. İnsanların inançları üzerine söylenecek söz yoktur. Mesele bunları çatışmasız ortamlarda tutabilmektir.
Bunun için Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girmelidir. Çatışmalı bölgelerde barışı sağlayabilmek için çok uluslu güçler inisiyatif almalıdır. Bu sadece Kudüs’te değil, Filistin bölgesinin her köşesinde böyle olmalıdır.
Türkiye’de bugün inanmayanlarla inananlar uyum içinde yaşayabilmektedir. Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman birlikte yaşamaktadır. Bugünün Türkleri bunu Atatürk’ün getirdiği laik düzene borçludur. Aynı yaşam biçimi neden Filistin’de olmasın. Ancak bu sağlanana kadar Filistin’de Birleşmiş Milletler Barış Gücü şarttır. Gazze’de bir tatil bölgesi kurma hayali beyhudedir. Bunu Ortadoğu’da hiçbir İslam ülkesi kabul etmeyecektir.
Ortadoğu bugün yeniden şekillenirken, bizim yaratıcı çözümler üretmemiz gerekmektedir.Share



















