
MEHMET KUMCAĞIZ – HZFGLOBALMEDYA
Devletin gücünü simgeleyen üniforma, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşan sorumluluk ve ciddiyet taşır. Ancak ne yazık ki Samsun’da yaşanan bir olay, bu anlayışın bazı ellerde ne denli savrulabildiğini gösterdi. Bir gazetecinin, yalnızca görevini yaptığı için ters kelepçeyle gözaltına alınması, yalnızca basın özgürlüğüne değil; demokrasiye, hukuk devletine ve kamu vicdanına karşı da işlenmiş büyük bir ayıptır.
Samsun’un İlkadım ilçesinde, bir park yeri tartışmasının büyümesiyle gelişen olaylar sırasında, gazeteci Recep Yazgan’ın, polis tarafından yere yatırılıp ters kelepçeyle gözaltına alınması, kamuoyunda haklı bir infial yarattı. Olayın görüntüleri sosyal medyada yayılırken, Samsun Valiliği de bir açıklama yaparak ilgili polis memurunun görevden uzaklaştırıldığını duyurdu. Ancak bu açıklama, yaşanan şiddeti hafifletmeye ve ortamın gazını almaya yönelik geçici bir pansuman gibiydi.

Valilik açıklamasında “tasvibi mümkün olmayan müdahale” ifadeleri kullanılsa da, asıl sorun yalnızca tek bir polisin orantısız müdahalesi değildir. Olay yerinde bulunan ve gazeteciyi yere yatıran, ters kelepçe takan, zorla araca bindiren diğer polislerin sorumluluğu da görmezden gelinemez. Gazeteci olduğunu defalarca belirten bir kişiye yapılan bu müdahale, yalnızca bireysel bir hata değil, kamu gücünü temsil eden bir kurumun içindeki sistemsel bir sorunun işaretidir.
Toplumsal barış, ancak şeffaf bir yönetim anlayışıyla sağlanabilir. Devletin her kademesi, yurttaşlarına hesap verebilir olmalı; toplumun tüm kesimleri yönetime katılım hakkına sahip olmalıdır. Aksi halde güvenlik güçleriyle halk arasında oluşan mesafe, korku ve güvensizlik duvarlarını yükseltir.
Gazeteci Recep Yazgan’ın yaşadığı olay, işte bu şeffaflık eksikliğinin somut bir sonucudur. Olay yerinde herhangi bir “mukavemet” yokken, böyle bir iddiayla şiddetin meşrulaştırılmaya çalışılması, devletin toplumla olan bağını koparmaya hizmet eder. Devletin meşruiyeti, yurttaşın güveninden beslenir; güç gösterisinden değil.

Polis, Anayasa’nın güvencesi altındaki temel hak ve özgürlüklerin korunmasında en ön safta yer alan kamu görevlisidir. Ancak ne yazık ki bazı olaylar, bu sorumluluğun nasıl bir kibirli güç gösterisine dönüştüğünü de gözler önüne seriyor. Samsun’da yaşanan hadise, eğitimdeki ciddi bir boşluğa da işaret etmektedir.
Polis eğitimi yalnızca mevzuat bilgisiyle sınırlı kalmamalıdır. Bir polisin halkla ilişkilerden, psikolojik dayanıklılığa kadar geniş bir yelpazede eğitilmesi gerekir. Özellikle toplum içinde görev yapan bir polisin; halkın davranış biçimlerini analiz edebilmesi, kitle psikolojisinden etkilenmemesi ve stres altında soğukkanlılığını koruyabilmesi elzemdir. Bu eksiklikler giderilmediği sürece, orantısız güç kullanımı, “devlet benim” yanılgısı ve keyfi uygulamalar devam edecektir.

15 Temmuz sonrası yaşanan kadro boşluklarının hızla doldurulması sürecinde, deneyimsiz ve eğitimsiz kadroların teşkilata dahil olması, bugün yaşanan sorunların temelinde yatmaktadır. Deneyim eksikliği, özellikle toplumsal olaylarda polisin sağduyulu davranma kapasitesini azaltmakta, tepkiyle orantısız güç arasında ince çizgi ortadan kalkmaktadır.
Bir polis memuru, gücünü yalnızca hukuktan alır; üniformadan değil. Üniforma, devletin adaletini temsil eder, onun kudretini değil. Samsun’daki olayda, yalnızca bir gazetecinin değil, tüm toplumun ifade özgürlüğü ve kamu vicdanı darp edilmiştir.

Bugün bu olay üzerinden düşünülmesi gereken şey, bir gazetecinin başına gelenlerin hepimizin özgürlük alanlarına yönelmiş olmasıdır. Eğer bu olay karşısında susarsak, yarın mikrofon tutan gazeteciler değil, bizler hedefte olacağız. Hukuk devleti, yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokakta da görünür olmalıdır.
Gazetecilik suç değildir.
Üniforma devlet değildir
Devletin gerçek gücü, adaletle olan bağından gelir.



















