”ÖZAL’DAN ERDOĞAN’A TÜRKİYE…”

Ahmet Faruk Keçeli
Tanıl Bora (Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 7, s. 595-596) bir yazısında Özal’ın görüşleri olarak şunları aktarır:
“Özal, 1991-92 döneminde sadece Körfez bunalımıyla ilgili olarak değil, topyekün ‘atak’ bir dış politika izlemiştir – iç politikadaki reform talepleriyle sergilediği ataklık da buna koşuttur. Çünkü Özal bir dönem Türkiye için ‘hacet kapılarının açıldığını’ düşünüyordu. Soğuk Savaş’ın bitişi, bağımsız devletlere dönüşen Orta Asya Türk cumhuriyetleriyle kurulacak özel ilişkilerin sağlayacağı faydalar ve gerek bu coğrafyada gerekse Ortadoğu’da ABD’nin imtiyazlı müttefiki olarak davranmanın avantajı, Özal’a göre, Türkiye’ye ‘birkaç yüzyılda bir gelecek türden’ bir fırsat kapısı açmıştı. 1983’ten beri kendi yönetimi altında sağlanan ‘transformasyon’un, Türkiye’yi bu tarihsel fırsatı değerlendirerek bir bölgesel güce dönüşmek için hazır hale getirdiği fikrindeydi. Türkiye, bu konjonktürü ‘tabii tesir sahaları’ (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Türk Cumhuriyetleri, İslam dünyası) üzerindeki nüfuzunu geliştirmek için kullanabilir, böylece ‘dünyanın birinci sınıf diyebileceğimiz 10-15 ülke arasına’ girebilirdi. Özal, özellikle Kürt meselesini kastederek, bu hacet kapılarından geçilememesi halinde ise Türkiye’nin ‘parçalanma tehlikesi’ yaşayacağını söylüyordu (Özal, 1992: 12-15).”

Bu uzun alıntı bize göstermektedir ki; Özal’dan sonra onun bu politikası, devlet politikası haline gelmiştir. Ahmet Davutoğlu, onun bu politikasını Stratejik Derinlik kitabında teorileştirmiştir ve sonuçta Özal’ın da benimsediği yeni-Osmanlıcılık sosuyla, Cumhurbaşkanı Erdoğan öncülüğünde devlet politikası haline getirilmiştir.
Bu yüzden bugünlerde sözkonusu olan Barış Süreci politikalarına şaşırmamak gerekir. Daha 1993 yılında Özal, Kürt Sorunu konusunda inisiyatif almak istemiştir.
Ortadoğu’da şöyle bir söz dolaşmaktadır: “Suriye’ye sahip olan, tüm Ortadoğu’ya sahip olur.” Bu yüzden Ankara, Türkiye’nin hamiliği dışında Suriye’de federatif bir yapı istememektedir. Ancak Rojava’da oluşan Kürt bölgesi, Türkiye’nin istemediği federal oluşumun ilk nüvesi olabilecek bir mahiyettedir.
Ankara, İmralı inisiyatifi ile böyle bir oluşumun önünü almak ve ayrıca Şam’daki yönetimle de işbirliğine giderek, Rojava’daki silahlı yapıları etkisiz hale getirmek istemektedir. Bütün sorun Trump yönetiminin nasıl bir politika izleyeceği üzerinde düğümlenmektedir.

Yukarıda yaptığım Tanıl Bora’dan uzun alıntıda belirtilenler boş değildir. Türkiye’nin dış politika konusunda, Misak-ı Milli sınırlarının ötesinde etkisi olduğu aşikardır. Türkiye bu etkiyi pratik politika haline getirmek istemektedir. Bütün sıkıntı, böyle bir politikanın ekonomik maaliyetleri vardır ve Türkiye ekonomisi krizlerini aşamamaktadır. Hatta, son, Suriye’nin imarı konusundaki görüşmelerde bu ekonomik maaliyet gün yüzüne çıkmıştır. Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ilk ziyaretini Türkiye’ye değil, Suudi Arabistan’a yapmıştır. Yani, sınır ötesi müdahaleler, maaliyetli işlerdir. Özal, bu maaliyeti 1990 başlarında bağımsızlaşan yeni Türk Cumhuriyetleri’nin sağlayacağı olanaklarla aşmak istemekteydi. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk Cumhuriyetleri üzerinde kurumsal etkisi olan Rusya ile ilişkilerini sıcak tutmaktadır. Görünen o ki, Özal’ın planladığı faydalar Türk Cumhuriyetleri’nden yeteri kadar sağlanamadı.
Ancak, son günlerde kayda değer uluslararası olay, Ukrayna-Rusya savaşı üzerinde gelişmektedir. ABD, Türkiye’yi by-pass ederek, Ukrayna konusunda Rusya ile Riyad’da masaya oturmuştur. Bu sırada, görüşmeye dahil edilmeyen Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky, Ankara’ya gelmiştir. Masanın Riyad’da kurulması ve Zelensky’nin aynı günlerde Ankara’ya gelmesi dikkatlerden kaçmamıştır. Düşünülür ki, ABD uluslararası ilişkilerde Ankara’yı gözardı mı edecektir? Erdoğan’ın ev sahipliği yapmakta istekli olduğu Ukrayna-Rusya Barış görüşmelerindeki bu tavrı, Suriye konusunda nasıl tavır alacağı belli olmayan ABD’nin bir sinyali midir?
Orta yaşa ermişlerin çok iyi hatırlayacağı gibi, 2000 yılı geldiğinde, bu yüzyılın Türkiye yüzyılı olacağı çok dillendirildi. Bunun elbette nedeni Türkiye’nin dışarıda alacağı aktif politika ve içeride yeşerecek demokratik ortam idi. Erdoğan döneminde dış politika dengeler üzerinde götürülmektedir. Zaten MHP’nin Cumhur İttifakı’ndaki pozisyonu da bu dış politikaya bağlanmaktadır. Başka bir açıklaması yoktur.
Yani Türkiye, sosyal bilimcilerin tabiri ile, çevre ülke olma pozisyonundan yarı-çevre ülke olma pozisyonuna yükselebilecek midir? Yakın gelecekte bunun işaretlerini göreceğiz. Hatta, ilk işaretlerini çok yakında Kürt Sorununa sağlanacak Barış Süreci konusundaki gelişmelerden alabileceğiz. Türkiye “düşük yoğunluklu savaş”tan kurtulursa, Avrupa baskısından da kurtulmuş olacaktır.




















