SÜPER GÜÇ OLMA KOŞULU
Ahmet Faruk Keçeli
Amerika Birleşik Devletleri’ni bu kadar dünyanın Süper Gücü yapan nedir? Bu yazı bununla ilgili olup Türkiye sorgulaması içerecektir. ABD’nin ekonomik gücünün Süper Güç olmasına el verdiği ve Türkiye’nin kalkınma stratejisi olmadığı dile getirilecektir.
Ekonomistlerce bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, yani dünya kapitalizminin Altın Çağı’nın başlarında, ABD mal ve hizmet üretiminin yüzde 50’sini gerçekleştiriyordu. Bu zamanla azalmasına rağmen, ABD hala başat ekonomik güçtür. İşte bu ekonomik gücü ABD’ye Süper Güç olma olanağı sağladı.
Ayrıca bilindiği gibi, Soğuk Savaş Dönemi’nde ABD karşısındaki tek süper güç SSCB idi. Ekonomik gücünden çok, askeri gücüne dayalı bir Süper Güç’tü SSCB.
SSCB yıkıldıktan sonra, yani 1990’ların başından sonra dünya tek kutuplu bir sürece girip ABD tek Süper Güç olarak kaldı ve küresel bir güç konumuna yükseldi. Bu yıllarda ABD’nin teröre karşı küresel bir savaş başlattığına tanık olduk.
Bu yıllarda dikkatimizi çeken başka bir konu Çin ekonomisinin gelişmesidir. Doğrudan Yabancı yatırımlarla 90’lar sonrası Çin ekonomisi gelişti. 2000’ler sonrasında ise ABD tahtını tehdit etmeye başladı. Bu yüzden önemli bilim insanları dünyanın İkinci Soğuk Savaş dönemine girdiğini söylüyor. Tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz.
Türkiye ise İkinci Dünya Savaşı’na katılmayarak önemli bir politik başarı sağladı. Ancak bunu ekonomik başarıya çeviremedi. Bunda Türkiye’nin savaş süresince yüksek sayıda silah altına aldığı askerleri beslemesinin de etkisi vardır. Zaten savaş sonrası Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesi ile NATO şemsiyesi altına girildi. ABD’nin uydusu olmayı kabul etti. Yıllarca sağ politikacıların korkusu, SSCB’nin kuzeyden güneye inerek Türkiye’yi işgal etme isteği olabileceğiydi. Tarihsel gerçeklik bunun gerçekleşmemiş olmasıdır.

Türkiye 1960’lar sonrasında da pek fazla ekonomik başarı elde edemedi. Bu yıllarda kapitalist sistemde Güney Kore’nin başarılı olduğunu görüyoruz. Bunu Tayvan izledi.
Uzak Doğu ülkelerinin bu başarısı, bağımlı ekonomilerin de kalkınabileceği düşüncesi oluşturarak, üniversitelerin Kalkınma Ekonomisi derslerinde yeni bir konu açtı. 1950’lerin ve 1960’ların Bağımlılık Okulu tezlerine alternatif olarak sunuldu.
Türkiye ise 1980 sonrası neo-liberal büyüme modelini kabul etti. Sanayileşmeden ihracat yoluyla bu büyüme patikası hizmet sektörünün gelişmesine neden olmuştur. Sanayileşmeden hizmet sektörü ile kalkınmak mümkün müdür? Maalesef Kalkınma Ekonomisi derslerinde bu soru tartışılmıyor.
Aslında hizmet sektörünün büyüklüğü gelişmiş kapitalist ülkelerin yapısallığına bağlıdır. Çok farklı ülkelerde üretim hattı oluşturan Çok Ülkeli Şirketlerin yönetim yerleri merkez kapitalist ülkelerdir.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna, oradan da hizmet toplumuna geçme çizgisi dışında bir yol var mıdır? Bunu entelektüel camia bilmiyor. Entelektüel camia bilmediği gibi devlet erkanı da bilmiyor.
Türkiye’nin ekonomik kalkınması hangi minval üzerine olacak? Bunu ekonomiyi yöneten aktörler cevaplamalıdır.



















