Osmanlı hanedanı uzun yıllar kendine rakip olarak başka ailelerin ortaya çıkmasını engelledi. Kendi saltanatlarını devam ettirebildi. Bunu aynı zamanda ekonomik kurumların sürekliliğini sağlayarak başardı. Vergi topluyor ve çevresindeki memur-asker zevata dağıtıyordu. Bugünkü Türkiye ile benzerlikler gösterir.
Bu yazının amacı, bugünkü Türkiye ile Osmanlı hanedanlığını karşılaştırmaktır.
Türk geleneklerine göre her aile veya aşiret saltanat olmayı hakedebilir. Bu yüzden saltanatta olan aileler toprakları içinde kendilerine rakip olacak aileleri bertaraf etme yoluna gitmişlerdir. Bunu güç kaynaklarının bir elde toplanmasını sağlayarak başarmışlardır.
Michael Mann’in Toplumsal Güç Kaynakları çalışmasını ele alacak olursak; dört tip güç kaynağı ile karşılaşırız: ekonomik, ideolojik, siyasi ve askeri. Bunları Osmanlı saltanatına uygularsak, imparatorluk içinde tekel olduklarını görürüz; Devlet olmanın koşuludur.
Aynı koşul, ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde de geçerlidir; Devlet olmanın koşuludur.
Osmanlı, bir aile devletiydi. Tebaası kendini farklı olarak nitelendirmiyordu. İdeolojisi böyleydi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ise, kendilerini en azından Türk olarak görüp, bazıları etnik kimlikleri ile nitelendirir. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Osmanlı’da da gayri-müslimler olmasına rağmen, Müslüman bir ülke idi.
Osmanlı ailesinde iktidar babadan-oğula ya da ailenin en yaşlı ferdine geçti. Cumhuriyet’te ise seçimlerle iktidar değişir.
Benzerlik olarak ailelerin kendi çevresindekilere ulufe olarak bazı ayrıcalıklar sağladıklarına tanıklık ediyoruz. Osmanlı ailesi kendine rakip çıkmasın diye, ekonomik gücün diğer bir aile elinde toplanmasını müsadere yöntemi ile engelledi. Bu uygulama servetin bir elde toplanmasının önüne ket vurduğu için, kapitalizme geçişin önünde engel oluşturdu. Türkiye Cumhuriyeti ise, kapitalist bir ülkedir. Sermayenin birikiminin fazla olması verginin fazla toplanması anlamına gelmesi gerekmelidir. Ancak hükümetler kendi bazı yandaş sermayedarlara vergi toplama konusunda bazı ayrıcalıklar sağlamaktadırlar. Vergiden muaf düzenlemeler sergilemektedirler. Bu uygulama ulufe dağıtmaktan farklı değildir.
Ancak siyasi gücün iktidarın elinden kayması engellendi, başka bir partiye geçmesi durdurldu.
Aynı şekilde devlet kapısı, güven kapısıdır. Devlet memuru olmak hem Osmanlı yönetiminde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde ayrıcalıktır. Siyasi ayrıcalıklar sonucu elde edilmektedir.
Osmanlı’da başat ideoloji İslam’dı. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise laik uygulamaya geçildi. Yalnız Cumhuriyet’teki laik uygulama zamanla aşındı.
Son yirmi yıldır, Cumhuriyet’te adım adım tek adam rejimine doru gitmesine tanık olduk. İlginçtir uygulamaların çoğu Osmanlı düzeni ile benzerlikler arzetmektedir. Bir aile etrafında kümelenmiş ulema sınıfı ve sermayedarlar. Doğu toplumlarının karakteristiğidir.
Osmanlı’da ve bugünkü Türkiye’de kim ne kadar kazanacak veya birikim yapacak ve nasıl yaşayacak bir aile tarafından belirlendiği için, uygulamalar bu yöndedir. İktidara yakın olanlar rahat bir yaşam içindedirler. Bahsettiğim bu durum iktidara hem ideolojik hem de siyasi yakın olmayı gerektirmektedir.
Bugünkü iktidar Cumhuriyet vatandaşlarının önüne görünmeyen bir hedef koymuştur. Bu hedefi sadece iktidardaki tek adam bilmektedir. Ve bu hedef Türkiye’ye asr-ı saadet getirecektir.
Bu kızıl elma sayesinde bir ideoloji peydahlanmış, toplum bu ideoloji sayesinde iktidara destek verir hale getirilmiştir. Bahsedilen asr-ı saadet elde olmayan bir gelecek olduğu için bir muammadır. Yalnız iktidar bu muammayı topluma kabul ettirebilmiştir.
Bu güzelleme Osmanlı’nın dünya devleti şeklinde sunulması ile birlikte gitmektedir: Eski güçlü imparatorluğa geri dönüş.
Halbuki, Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki en önemli fark, tebaa olmakla vatandaş olmak arasındaki farktır. Gerisi teferruattır. Bilinçli insanlar sunulan bu muammaya kanmamaktadırlar.




















