
Ahmet Faruk Keçeli
“Ortak iyi” ayrı sosyal gruplar tarafından farklı olarak tanımlanabilir, adlandırılabilir ve istenebilir. Onun için bir ortak iyi peşinden gitmek için “taraf” olmak gerekir. Yani ortak iyi, öznel (subjektif) bir olgudur.
Bu yazıda “ortak iyi” konusunda felsefi aforizmalarda bulunacağım. Bunu yaparken dünya tarihinde kurulan siyasi toplumların örneklerinden yararlanacağım. Kimlik politikalarından örnekler vereceğim. Bunların neden farklı ortak iyi peşinden gittiklerine değineceğim.

Toplumun yoksul kesimleri ile varsıl kesimlerinin yaşamdan beklentileri, yaşayış tarzları, üretimde konumlanışları farklı olduğu için ideolojileri de farklıdır. Bazısı kendi karnını doyurmaya, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamaya, yaşlılıkta daha güvenli bir hayat sürmeyi amaçlamaya çalışırken; bazısı, zenginliğini artırarak kendisinden sonra gelen kuşağa hatırı sayılır bir servet bırakmaya çalışır. Ankara’da bir hocam, “Varsıl kesimlerin kendilerinin yaşamları boyunca harcamayacakları kadar servet biriktirmelerinin nedenini anlayamıyorum,” diye bir yorumda bulunmuştu. Bunun nedeni kendilerinden sonra gelecek torunlarına zenginlik bırakma isteği olduğunu düşünüyorum. Başka bir neden aklıma gelmiyor. Bunun için kapitalistler birbirleri arasında yarışır ve işçileri sömürerek servetlerine servet katar. Bu durum yaşadığımız kapitalist dünyada kanıksanmış bir durumdur. Yani kapitalistler ideolojik hegemonya kurarak kendi yaşam tarzlarını ekonomik sisteme dayatabilmektedirler.
Sosyalistler ya da komünistler ondokuzuncu yüzyılda Marx ve Engels’ten önce de vardı. Onların katkısı araştırmaları ile sosyalizmi bilimsel bir hale getirmek oldu. 1848’de birlikte Komünist Manifesto’yu yazdılar. Daha sonra Marx daha birçok kitap yanında üç cilt olarak devasa Kapital’i kaleme aldı. Amacı tarihin ve yaşadığı toplumun, yani kapitalizmin dinamiklerini bilimsel olarak ortaya koymaktı. Artık işçi sınıfının ortak iyisi ile kapitalistlerin ortak iyisinin farklılığı bilimsel olarak gözler önüne serilmişti. Kapitalist toplumda piyasa ilişkileri içinde yoksulların neden yoksul oldukları, varsılların neden zengin oldukları arasındaki perde ortadan kaldırılmıştı. Toplumların bu iki kesimi arasındaki ortak iyinin uzlaşmaz çelişkiler üzerine kurulu olduğu bilimsel olarak anlaşılabiliyordu.

1917 Rus Devrimi ile Lenin, Marx’ın çizdiği yoldan faydalanarak sosyalizmi Rusya’da hayata geçirmeye çalıştı. Bunu Çin’de Mao, Küba’da Castro, Vietnam’da Ho Amca ve başka ülkelerde diğerleri izledi. Artık sosyalist dünya ile kapitalist dünya farklı hale gelmişti. Dolayısıyla bu iki dünyanın ortak iyisi de farklıydı.
New Left Review’da Robert Brenner’ın mealen dediği gibi: “Kapitalist dünya kendine kapitalist adını yakıştırmıyordu. Onlar kendilerine ‘özgür dünya’ diyordu. Kapitalizm kelimesini kullananlar, kapitalizme karşı olan muhaliflerdi.” Kapitalizm demek neden gerekiyordu? Bunun cevabı özneldir. Bir kapitalist toplumda yaşayan bazılarının sermayeleri vardır ve bunlar başkalarının emeklerini kullanarak iş kurabilirler, sermayelerine sermaye katabilirler. Diğer bazılarının ise emek güçlerinden başka satacakları, yaşamlarını idame edecekleri araçları yoktur. Kapitalistlerle işçiler arasında, üretilen gelirin paylaşılması konusunda sürekli olarak bir mücadele vardır ve bu uzlaşmaz bir çelişkidir. Bu uzlaşmaz çelişki tarihte ve günümüzde ancak politik mücadele ile çözülebilir. Yani işçiler ya sendikaları aracılığıyla ya da farklı politik yollarla örgütlenerek sermaye-emek bileşimi sonucu üretilen ürünün gelirinden pay almak için mücadele etmek zorundadırlar ve bu durum zamanın her anında sürekli devam eder. Sonuçta kapitalistler yaşadığımız dünyaya özgür dünya diyerek bu mücadeleyi görünmez hale getirmeye çalışırlar. Açıktır ki, özgür dünya herkesin ortak iyisi değildir. Kapitalistler toplumu sınıfsız, imtiyazsız, birleşik bir parça olarak göstermeye çalışır. Böyle bir bakış açısı sistemin devamlılığı için işlerine gelir. Ancak işçi sınıfı bilinçlendiğinde bunun böyle olmadığını anlar. Bu bilinçlenmenin nasıl olacağı, Lenin’e göre, işçi sınıfına dışardan taşınarak gerçekleşir. Ancak bu tez sosyalistler arasında tartışma konusu olmuştur ve hala olmaktadır.

“Ortak iyi” konusundaki bir diğer yaklaşım kimlikler üzerine şekillenmektedir. Farklı kimlik gruplarının ortak iyisi aynı olmak zorunda değildir. Mesela erkek-kadın, Türk-Kürt, LGBTİ+-heteroseksüel, genç-yaşlı, Müslüman-Hıristiyan-Yahudi veya diğer din mensupları, işçi-köylü-sermayedar ve ayrı ulus-devletler içinde yaşayan yurttaşların kimlikleri farklı olduğundan, çıkarları, dolayısıyla “ortak iyi”leri de farklıdır. Bunlar arasında uzlaşılabilen çelişkilerde ortak tavır alınabilirken, uzlaşmaz çelişkilerde kimlikler çatışmakta, farklı politik pratikler sergileyerek hareket edebilmektedirler. Kimliklerin varlığı doğal olduğu gibi, daha sonradan sosyal olarak üretilmiş olabilir. Mesela işçi kimliği ile sermayedar kimliği üretim ilişkilerinde, bireyin üretime katılma koşullarında ve konumlanışında, sonradan oluşur. Birey aileden yoksul olmasına rağmen sınıf atlarsa sermayedar hale gelebilir. Ancak bu durum nadiren olur. Böyle bir durum olmasaydı kapitalizm asla devamlılığını sürdüremezdi. Umut kapısı kapanırdı. Çok dile getirilen Amerikan rüyası olmazdı.

Her insanın ait olduğu kimliği veya kimlikleri vardır. Bu kimliği sayesinde ait olduğu grup, tabaka, sınıf da vardır. Bu grup, tabaka, sınıfın ortak iyisi vardır. Bu yüzden her insan bu ortak iyiye ulaşmak amacıyla ait olduğu kimlik çerçevesinde örgütlenmelidir. Ancak bu sayede ortak iyisini toplumun diğer grup, tabaka, sınıfa ve toplumun yöneticilerine kabul ettirebilir. Ancak bu sayede kendi çıkarlarını koruyabilir.
Politik olarak örgütlenme özgürlüğü demokrasi sayesinde sağlanır. Demokrasi bir devlet biçimidir. Ve bunun dereceleri vardır; yani, bazı devletler daha fazla özgürlük alanı tanırken ve daha demokratken, bazıları kısıtlayıcıdır. Ortak iyiye ulaşmak için çalışan gruplar daha özgürlükçü ortamlarda kendilerini daha fazla ifade edebilecekleri imkanlara sahip olurlar.
Gruplar arasında ortak iyilerin çatışması Demokrasinin Paradoksu’dur. Chantal Mouffe aynı adlı kitabında bu paradoksu tartışmaktadır. Rawls ve Habermas’ın çözümü tartıştıkları ve “müzakereci demokrasi” dedikleri, grupların karşılıklı iletişiminde bulduklarını anlatmaktadır. Bir demokraside çoğulculuk farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade etmesiyle sağlanır. Bu yüzden ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş özgürlüğü gibi kıstaslar günümüz demokrasilerinin ayırıcı özellikleri olmuştur. Demokrasilerde gruplar arasında ikna yoluyla ortak iyi genişletilir ve yaygınlaştırılır.
Teoriyenlerin demokrasi biçimlerini tartışmalarının nedeni politik topluma çözüm bulma çabasıdır. Demokrasinin tanımı ve nasıl olacağı konusunda anlaştıklarında, toplumun politik arenasının da birçok sorunu çözülecektir. Batı demokrasisinin sorunsuz olduğu düşünülmemelidir. Ancak günümüz dünyası sağa kayarken, lisede DTCF mezunu Coğrafya hocamızın bize öğrettiği gibi: “Demokrasi en kötüler içinde iyi diyebileceğimiz bir yönetim biçimidir.”
Daha Demokratik Bir Toplumda Yaşayabilmek İçin İleri! Acaba geleceğin sosyalizmi böyle bir toplum olacak mı ?























